Yıl 1995... Grunge, hip-hop ve rap'in müzik dünyasında ana akımı ele geçirdiği dönemler... Heavy metal hiç olmadığı kadar suskun. Iron Maiden, kariyerinin en kötü dönemini geçirerek efsanevi vokalisti Bruce'suz yola devam etmeye çalışıyor. Judas Priest, kariyerinin en kötü dönemini geçirerek efsanevi vokalisti Halford'suz yola devam etmeye çalışıyor. Motörhead eskisi kadar sık turlamıyor. Dev Metallica makinesinin bile çarkları yavaşlamış artık. Ulu Black Sabbath, kariyerinin en vasat vokalisti Tony Martin ile sessiz sedasız bir albüm çıkarmış, eski görkeminden uzak. Thrash metal, eski şatafatına hasret. Metal'de yeni arayışların baş gösterdiği; kitlelerin gotik, doom, death, grind ve progresif metal'e en fazla yelken açtıkları süreç... Tam bu sırada, İsveç'in sarışın death metalcileriyle ünlü şehri Gothenburg'dan, At The Gates adlı bir grup, o zamana kadar sessiz sedasız ilerleyen kariyerlerinin dördüncü ve son albümleri "Slaughter Of The Soul"u yayınlıyor ve bir anda her şey değişiyor! En azından tüm ekstrem metal tarihi açısından... At The Gates öyle bir albüm koyuyor ki ortaya, tüm death metal standartlarını ve algılarını farklılaştırıyor. 3 dakikayı aşmayan şarkılarla; death metal'in hem melodik, hem vurucu, hem de sertlik sınırlarındaki hali korunurken, özgün yapısı geliştiriliyor. İşte o At The Gates; o eşsiz albümden sonra, zirvede bırakmanın metal'deki en güzel örneğini sunarak, dağılıyor. Yıl 2008... Yıllardır özlemi duyulan "At The Gates'in yeniden toplanması" hadisesi vuku buluyor ve grup yaz aylarında hemen hemen tüm büyük festivallerde sahne alıyor. Tarih 29 Haziran 2008, günlerden Pazar... Saat 18.30. Belçika'nın Antwerp şehrinde, dünyaca ünlü metal festivali Graspop'un Marquee 1 çadırındayız. Az sonra bir hayalimiz daha gerçekleşecek ve hayatımızın albümlerinden "Slaughter Of The Soul"un yaratıcıları sahnede olacak! Heyecan tavanda. Sahneyi net gören bir yere konuşlanıyorum. Az önümde, dergimizin müdürü Çağlan "baron" Tekil var, üzerinde At The Gates tişörtüyle. Ortamdan yükselen çığlıklar, kulakları sağır edebilecek seviyede! Saat 18.45. Ve babalar sahnede... Yaklaşık 1 saat boyunca, hayatımızda tanık olduğumuz en muhteşem death metal konserlerinden biriyle baş başayız. Şimdi anlatmayacağım, çünkü yaşamak gerek, kelimelerle olmuyor. İşte o At The Gates efsanesinin kurucuları Anders ve Jonas Björler kardeşlerin 1996'da At The Gates sonrasında yarattıkları The Haunted, 27 Mart Cuma gecesi ilk defa Türkiye'de, İstanbul Bronx Bar'da sahne alacak! Hem derginiz Headbang'in 2. yılını kutlamak için, hem de geçtiğimiz yaz gerçekleştirilen ve bu ülkedeki en iyi metal festivali organizasyonuna imza atan Uni-Rock'ın 2009 versiyonuna bizleri ısındırmak için!..
TELEFONUN DİĞER UCUNDA ANDERS BJÖRLER
Türkiye'den selamlar Anders. Headbang dergisinin 2. yıl kutlamaları kapsamında İstanbul'a geliyorsunuz. Duygularınızı öğrenebilir miyim?
Selamlar Sadi. İstanbul'da çalacak olmaktan dolayı gerçekten çok heyecanlıyız. Grupça bir an önce o gece gelsin diye bekliyoruz. İlk defa çaldığımız ülkeler arasında, nasıl bir tepki ile karşılaşacağımızı en çok merak ettiğimiz yerlerden birisi İstanbul. Müthiş futbol takımları, harika turistik yerleri, lezzetli yemekleri olduğunu biliyoruz sadece.
Hiç merak etmeyin, gayet ateşli bir metal kitlesi var burada.
Daha önce orada çalan Opeth, Amon Amarth, In Flames, Dark Tranquillity gibi diğer İsveçli gruplardan duyduklarımız da hep bu yöndeydi.
Öyle mi? Demek Türkiye konserlerinden bahsediyorlar?
Evet, bilirsin, birbirimize özellikle de yaz aylarında birçok festivalin sahne arkasında rastlıyoruz ve genelde turneler hakkında sohbet ediyoruz. Türkiye konserlerinin de birçok grup için iyi geçtiğini biliyoruz.
Bunu duymak güzel. Burada ilk defa çalacaksınız, özel bir planınız var mı?
Hmmm... Bunu düşünmedik açıkçası. Sadece elimizden geldiğince heyecan verici bir gece yaşamak ve yaşatmak istediğimizi biliyorum. Enerji dolu, sert bir gece olacak. Ve eminim ki, o gece herkes bol bol headbang yapacak!
Peki, son albümünüz "Versus"tan konuşalım biraz. Albümün yaratım ve kayıt süreci hakkında bizle paylaşmak isteyeceğin özel bir şey var mı?
İsveç'te kendi stüdyomuzda 3 ay içerisinde şarkıları yazdık. Ardından ise Danimarka'ya bu şarkıları kaydetmeye gittik. Prodüktör olarak birlikte çalıştığımız Tue Madsen'in PUK adlı stüdyolarında tüm şarkıları canlı çalarak kaydettik. Tüm süreç akıcı ve kolaydı.
Albümün ismi neden "Versus" (Karşı)? Herhangi bir özel sebebi var mı bu kelimeyi kullanmanızın?
Albümün ismi olarak "Versus"u seçtik, çünkü bunun güçlü bir başlık olduğuna inanıyoruz. Altında yatan derin bir anlam yok. Tabii Peter'ın bu albüm için yazdığı şarkı sözleri ile gayet güzel uyuyor bu başlık aynı zamanda.
Peki bu sözler nelerden ilhamla yazıldı bu sefer?
Peter'in kendi dünyasından yansıyan karanlık, karmaşık hikayeler örgüsü... Anlattığı bazı şeyleri gerçek hayatında da yaşadı.
"Versus" ile önceki albümleriniz arasında, müzikal algıların açısından ne farklar var?
Bu albüm daha dinamik. Nasıl desem... Daha sürpriz yönlere sahip, şarkı akışı konusunda. Öncekilere göre, sınırları daha geniş bir albüm oldu "Versus".
"İskandinav Metal"i diye bir tür olduğuna ve The Haunted'ın da bu türün bir parçası olduğuna inanıyor musun?
Bilmiyorum. Bence İskandinav grupları, aynı isim altında toplanamayacak kadar farklı müzik yapıyorlar, dolayısıyla birbirine pek benzemeyen grupları tek bir isim altında toplamak doğru değil.
Peki, The Haunted sence bir thrash metal grubu mu, death metal grubu mu?
Her ikisi de... Ama aslen, özellikle son iki albümde daha farklı bir yerde durduğumuzu hissediyorum.
Ben de bu konuya değinecektim tam. The Haunted ilk yıllarda son sürat hıza sahip bir müzik yaparken, son iki albümde bir vites küçültme görüyoruz.
Evet bu doğru. Çünkü müziğe başladığımız 90'ların başından beri süratli müzik yapıyorduk ve artık sıkıldık açıkçası. Müzisyen olarak bana daha farklı ve heyecan verici tatlar sunacak yeni sınırları keşfetmek istedik. Sonuç olarak daha farklı bir müzikal yapı inşa etmeye başladık son iki albümde. Mesela bundan 10 yıl önce asla, son albümdeki 'Skuld' gibi bir parça yazmazdık. Ama zaman geçtikçe müzikten aldığım hisler farklılaşmaya başlıyor ve ben de yeni maceralar peşinde olmayı, sürekli aynı şeyi yapmaya tercih ederim.
Tam da bu sebeple At The Gates'i toplamışken yeni bir albüm yapmadınız değil mi?
Kesinlikle! Çünkü artık 14 yıl önce "Slaughter Of The Soul"u yaratan insanlar değiliz. Hepimiz farklılaştık ve ortaya çıkaracağımız yeni bir şeyin ne olacağı konusunda emin değiliz. At The Gates'in o özgün mirasına dokunmak istemedik.
Röportaj: Sadi Tirak
|










