Tuzla'da bir tersanede, grubun adını taşıyan şarkıya çekilen ilk klibi konuşarak başlıyoruz. Aynı zamanda klip yönetmenliği ve sinema-televizyon mecralarında kurgu ile uğraşan İlkay'ın şahsi imkanlarını sonuna dek kullanarak çektiği 'Ela'; sadece rock alanında değil, genel anlamda bu ülkeden çıkmış en iddialı işlerden biri. Şarkı; sözlerde geçtiği üzere, hayatı filtrelerin arkasından gözlemliyor olmakla alakalı "Biz ağaca sadece ağaç olarak mı bakıyoruz? Mesela ben bir insanla ilk tanıştığımda, onu uzun saçlı gördüğümde, gerçekten bir kodlamayla mı bakıyorum, saf insan olarak bakabiliyor muyum, bakamıyor muyum, bunun üzerine bir şarkı yaptık." diye açıklıyor İlkay. Klipte "Sultans of the Dance" afişinden hatırladığımız oyuncu Hasan Yalnızoğlu; içinde bulunduğu labirentten çıkmaya, kendini bulmaya çalışan bir karakter. İlkay hikayeyi şöyle özetliyor: "Bir gemi burnu var. Gerçek bir gemi sanıp üzerine çıkıyor; orada deniz var, bir ağaç var. Bunu huzura ulaşmak olarak görüyoruz fakat gördüğü şeyler aslında sahte. Bunu ona grubun söylemesi üzerine de kahramanımız Ela&'nın orada olduğunu farkedip onlarla bir çatışmaya giriyor. Orada 'Ela kim?' derseniz, Hasan'ın oynadığı rol kendi iç çatışmalarımızı yansıtıyor aslında." KİM AKILLI, KİM DELİ? Albümün genel temasını Türkay'dan dinliyoruz: "Biz toplum içerisinde 'deli' diye nitelendirdiğimiz insanlardan her zaman ürküyoruz. Biz şimdi burada otururken biri koşarak, bağırarak içeri girse birbirimizi koruma güdüsüne gireceğiz; bize zarar verebilir diye. Ama o 'deli' diye tabir ettiğimiz kişi o hareketi o kadar rahat yapabiliyor ki; kimse ona kızamıyor. Çünkü deli o, bunu yapabilir." diyerek konuya giriyor. Oradan mesela sokak hayvanlarının, şarapçı, berduş gibi hakir gördüklerimizin aslında ne kadar özgür olduklarına geliyoruz. "Sokağın ortasında uyuyabilirler, ne isterlerse yapabilirler, kimse onlara bir şey yapmaz, onları sorgulamaz. Ama ben veya sen gidip sokakta yatsak, bize 'Abi n'apıyorsun sen?' derler. Önce zaten sen kendine yediremezsin öyle bir şey yapmayı. Ben kişisel olarak söyleyeyim, o kadar özgür olmak istiyorum ama başta kendim engelliyorum; bana nasıl bakarlar, bana ne derler diye." diyor Türkay. Aklını zindanda gibi gördüğünü ve zindanla özgürlük arasındaki ilişkiyi anlatmak istediklerini söylüyor. LAF OLMAYA BERİ GELMEYE Albümdeki sözler, fonetik uysun diye yazılmamış, üzerinde uzun uzadıya düşünülmüş satırlardan oluşuyor. Hepimizin gündelik hayatlarımızda yaşadığımız, akıl ve kalp arasında kalmanın sıkıntısı var. Grubun ortak görüşü kalbin sesini dinlemenin doğru yol olduğu yönünde. Bu yüzden 'aklımızı delilere vermekte' fayda var. "Mesela bir rock konserinde veya festivalinde biraz özümüze dönüyoruz aslında. Ben istiyorum ki, biz bir yerde çaldığımızda insanlar oradan sokağa da öyle yayılsın." diye ekliyor İlkay. İnsanların mutlu oldukları halin, kendileri olabildikleri zaman olduğunu düşünüyorlar. Doğu, bu müzikte Türkçe söz yazmanın ender girişilen bir tercih olduğundan söz açıyor. Ela ise bu konuda iddialı. Türkay'ın müzik dışında da henüz yayınlanmamış edebi çalışmaları da var. Sözler "Agresif bir sound'a naif sayılabilecek bir yapıda gidiyor ama düşünmeye de sevk edecek cinsten." İlkay'a göre. Türkçenin doğru kullanıldığında yeterince zengin bir dil olduğunu düşünüyorlar. İngilizce olarak kendilerini bu kadar iyi ifade edemeyecekleri görüşündeler. Tuna ilk aşamada hitap ettikleri ülkenin Türkiye olmasından dolayı bunun o bakımdan da doğal bir tercih olduğunu söylüyor. Grup İngilizceye de kapalı değil ancak şu anda doğru zaman olduğunu düşünmüyorlar. ALBÜM SÜRECİ Mastering'i San Fransisco'da yapılan albüm, klip de dahil, 17 aylık bir çalışmanın ürünü. Ela alışılageldiği üzere konserler vererek müzik hayatına adım atmaktansa önce kayıta yoğunlaşmayı tercih etti. Ancak grubun beraber çalıştıkları akustik projenin de öncesinde farklı tarzlarda müzik geçmişleri ve canlı performans tecrübeleri var. Tuna; İlkay ve Türkay ile tanışmadan önce de, onlar akustik çalarken kendisinin de perküsyon ile ilgilendiğini, daha öncesinde gene onların metal çaldığı dönemde onun da aynı tarzla uğraştığını ama bu sırada birbirlerini tanımadıklarını anlatıyor. Özetle, Ela elemanlarının tanışmadıkları dönemde de müzisyenlik evreleri paralel gelişim ve değişim geçirmiş. Türkay'ın aynı zamanda tonmaister olarak çalışıyor olması da ne yapmak istediklerine karar verdikleri zaman hemen albüm yapmaya soyunmalarına katkıda bulunmuş. Ela'nın bu konuşma yapılırken bize katılamayan, albüm aşamasında gruba dahil olmuş bir diğer elemanı daha var: Cem Sandıkçı (Basgitarist).
Doğu albümü sevse de, gitar tonunu hiç beğenmedi. Seksenler Türk metal'i tonlarına benzetti. Ben o görüşte değilim ama Doğu'ya katılan başka arkadaşlarımız da var. Türkay bu durumun herkesi memnun etmenin mümkün olmamasından dolayı doğal olduğunu söylüyor. "Her şeye açığız; gitar, davul tonları beğenilmeyebilir." şeklinde konuşarak savunmaya geçmiyor ama bunun "içlerine sinen" sound olduğunun da altını çiziyor. İlkay bunun, o içlerinden gelen müziği yapmaya başladıklarında patlayan doğal sound olduğunu söylüyor, "Hatta kayıtlar bittiğinde 'Farkında mısınız? Bir daha asla böyle bir sound'umuz olmayacak' dedim." diye de ekliyor. Klibe ve yurt dışında mastering aşamasına bakıp Ela'yı çok zengin insanlardan oluşan bir ekip zannetmeyin. Şartlar zorlanarak, eldekinin en iyisi kullanılarak yapılmış bir albüm bu. Fakat klasik Türk grubu bahanesi olan "imkanlar bu kadardı" gibi bir söylemleri de yok. "Yaptık, bitti, budur." demiyorlar kesinlikle ama şu anda sonuçtan memnunlar. Ela, klibi ve albümüyle göz önüne çıktığı şu kısa süre dahilinde birbirine 180 derece zıt eleştiriler aldı. Çok beğeneni de, hiç beğenmeyeni de çıktı. Onlar için söylenebilecek en objektif şey; sıra dışı bir grup oldukları ve size verebileceğim en yerinde tavsiye ise, bu sayfadaki internet adreslerine uğrayıp kendi kararınızı vermeniz. Röportaj: Özgür Öğret & Doğu Yücel |










